Amok koşucusu; kitabı okuyana özel bir koşu yarışçısının hikayesini sandığım, okuyunca bir hastalık olduğunu keşfettiğim terim. 

Amok Koşucusu doktor olarak yardıma ihtiyaç duyan bir insana el uzatmanın vicdani yükümlülüğüyle kendi karmaşık duyguları arasında sıkışıp kalan bir adamın hikâyesidir. Hollanda Doğu Hint Adaları'nda görev yapan bir doktor, dara düşüp kendisine başvuran çok zengin bir kadının "yardım" talebini geri çevirir. Zira kadının mağrur ve hesapçı tavrı karşısında büyük bir öfkeye kapılmış, gururuna yenik düşmüştür. Ancak söz konusu olan insan hayatıdır. Kısa süre içinde pişmanlığın pençesine düşer. Kadına yardım etmeyi saplantı haline getiren doktor, Malezya halkında rastlanan bir nevi öldürücü delilik olan hummanın, amokun etkisi altına girer.

Peki nedir bu amok koşucusu?


Amok Koşucusu için Malezya ve Afrika’da gözlemlenen bir cinnet durumu demek doğru olacaktır. Bir nevi ruhsal olan, bu hastalık dünyanın her yerinde bu tarz cinnet durumlarını tanımlamada kullanılır.

Malaya, Filipinler ve Afrika’nın bazı bölgelerinde ortaya çıkan bir anda önüne geleni öldürme biçiminde kendini gösteriyor. Türkçe ve İngilizce karşılığında cinnet deyimine karşılık gelmektedir.

Amok Koşucusu öncelikle depresif bir duruma geçer, kara kara düşünme halinden sonra bir anda vahşi, nedeni olmaksızın ve ayrım gözetmeden çevresindeki her canlıya karşı saldırıya geçer. Bu hale giren Amok Koşucusu birileri tarafından durdurulana, öldürülene veya kendini öldürene kadar asla durmaz.

Bu kültürel koşunun en büyük özelliği çok fazla kişinin ve kendinin hayatına mal olmasıdır. Bu sorun genellikle sevdiği kıza kavuşamama, ateşli hastalıklar, derin yoksulluk gibi nedenlerden oluşur. Sıtma hastalığının en büyük ve en tehlikeli yan etkisidir. Bu korkunç sendrom genellikle erkeklerde görülür.

Ağır tahrik, aşağılanma ve gururun incinmesi gibi durumlarda, sonu hesap edilmeden şiddet kullanma sonucu ile hayatların bitimi ile sonlanıyor.

Amok koşucusu atağından sonra hayatta kalanların ‘hiçbir şey hatırlamıyorum, bana ne olduğunu gerçekten bilmiyorum’ gibi ifadeler kullandığı görülür. Şuur ve bilincin gerçekten kaybedildiği bir cinnet durumudur.

Amok koşucusu durumu ülkemizde ve dünyada sıklıkla rastlanan bir tür sendromdur. Gazetelerin ikinci veya üçüncü sayfalarında sıklıkla rastlayabiliriz. Özellikle Amerika’da okul baskınları ve önüne geleni vurma eylemi olarak kendini gösteriyor. Bir tür intihar komandosu olarak da askeri literatüre geçmiş durumdadır.

Gerçekten kitaba özgü olmayan ve varlığı olan bir hastalık, yazılmış kitabımızın hikayesine gelelim.

… insanın görevi olup olmadığını bilmediği vakalar… yani, sadece diğerine karşı görevi yok ki insanın, kendine karşı da var, devlete karşı da, bilime karşı da var… Yardım edelim, elbette, zaten bunun için varız… ama böyle düsturlar her zaman teoriktir… Nereye kadar yardım edelim ki?.. İşte siz, yabancı bir insan, ben de size yabancıyım ve ben sizden beni burada gördüğünüz konusunda suskun kalmanızı rica ediyorum… tamam, siz de suskun kalıyorsunuz, bu görevi yerine getiriyorsunuz… Sizden benimle konuşmanızı rica ediyorum, çünkü kendi suskunluğumda boğulmak üzereyim… Beni dinlemeye hazırsınız… tamam… Ama bu çok kolay ki… Peki ya sizden beni tutup küpeşteden denize atmanızı rica etsem… o zaman iyilik severliğiniz, yardımseverliğiniz o noktada biter. Bir yerde biter işte… kişinin kendi yaşamıyla, kendi sorumluklarıyla karşı karşıya kaldığı yerde… bir yerlerde bitmek zorunda… bu görev bir yerlerde bitmek zorunda… ya da… acaba doktorların görevi bitemez mi? – Stefan Zweig

Kitaptan alıntıladığım bu satırlarda iyilik ve yardım severliğin sınırlarını bir şekilde gözler önüne sermiştir. Peki ya siz hikâyede bu doktorun yerinde olsaydınız bu yardımı yapar mıydınız? (doktor kahramandan kürtaj yapılması isteniyor.)

Amok Koşucusu, tropik bölgelerde aklını yitiren sorunlu bir doktorun kısa ama keskin hikâyesidir. Hikâye, Kalküta’dan Avrupa’ya dönen bir geminin güvertesinde esrarengiz doktorla tanışan bir yolcu tarafından anlatılır.

Stefan Zweig ‘nin imzasını taşıyan bu kitap onun kurgu ve hikâyeyi şekillendirişindeki ustalığına beni her defasında hayran bırakıyor. Bu gerçek bir hikâyeden alıntılanmış bir metin olsa bile Stefan metne çok iyi betimleme ve şekillendirmeler katan bir yazar. İnsanı en güçsüz, en savunmasız yönleriyle ele alıp, insan ruhunun en derin katmanlarına inmeyi bilen, bütün bunları son derece canlı, ayrıntılı, çok yönlü bir anlatımla kaleme alabilen nadir yazarlardan biri. Stefan genel olarak yazdığı metinlerde intihar temasını işlemiş olması ve ilk evliliği sırasında karısı Friederike'yi kendisiyle birlikte intihar etmesi için zorlayan, sonra bu düşüncesinden vazgeçen Stefan Zweig, yıllar sonra, İkinci Dünya Savaşı sırasında, ikinci karısıyla birlikte intihar edip hayatına son vermesi, yazdığı metinlerle kendi hayatında kesişen birçok detay olduğunu ortaya koyuyor aslında…

Kaynak: Kidega, İdefix, D&R