Bu köye ilk geldiğimde duyduğum en etkileyici söz bu olsa gerek. “Müslümanın yabancısı yok!” Bir aksiliktir aracımız arıza yaptı ve köyden bir eve misafir olduk.

Bizi yolda yakalayan yaşlı çift eve davetten önce, sorulan sorular, kimsin, kimdensin faslından sonra “Rahatsız etmeyelim, teşekkür ederiz” sözü üzerine aldığımız cevap “Müslümanın yabancısı yok yavrum, burada kim olsa size kapısını açar, buyurun gelin, çekinmeyin” oldu.

Evet, sanırım, Müslüman halkın misafirperverliğinin altında yatan yegâne sebep buydu, Müslümanda ırk, kültür gibi ayrımlar yoktu ve her insana yaklaşım aynıydı. En azından dağ köyünde durum hala böyleydi…

Dinin, en azından İslam dininin insan üzerindeki en büyük etkisi, paylaşmak, kimlik ayrımı yapmamak, ötekileştirmemek ve en önemlisi “Yaratılanı yaratandan ötürü sevmek” düsturuna, şuuruna sahip bireyler var etmesiydi. İnsan üzerinde oluşturduğu bu etki ile İslam’a ve Müslüman insana hayranlık beslememek güçtü doğrusu.  Neyse… 

Derin duygulara dalmış birçok durumun analizini yapıyordum, beynimde deli fırtınalar düşünceleri bir o yana bir bu yana savuruyordu. Her adımımda boğazım biraz daha düğümlenir gibi oldu, uzun zamandır böyle bir karşılamayla karşılaşmamıştım. Bizi hiçbir şekilde tanımayan, kimliğimiz, inancımız veya kültürümüz hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmayan bu yaşlı çift “Müslümanın yabancısı yok!” sözü ile teslimiyetini ve bizim kim olduğumuzun öneminin olmadığını ve bu sebeple korkusuzluğunu yüzümüze vurmuştu. Peki biz kimdik, neydik! Eğer biz haberlerde duyduğumuz o vahşi insanlardan olup o yaşlı çifte zarar verip onların üç kuruşluk malına, hatta canına göz dikecek caniler olsaydık. Benim beynimde bu kadar fırtınalar eserken, yaşlı çiftin yüzünde düşünceli bir tablodan eser yoktu. Bu nasıl bir teslimiyet, nasıl bir korkusuzluktu. Pekâlâ kılığımız, kıyafetimiz çok da beyefendi değildi. Hayretler içerisinde yaşlı çiftin adımlarına adımlarımız eşlik ediyordu.

Ahşap gıcırtılı kapının açılması ile iki odadan oluşan bu eski evin içerisine girdik, meraklı gözlerle etrafı süzerken bir yandan ev sahiplerini tedirgin etmek istemiyordum ancak ekip olarak girdiğimiz bu evde ev sahiplerinin hiç tedirginlik hissedecekleri yoktu. Bizi yer minderlerinin bulunduğu bir odaya davet ettiler ve küçük odanın tüm duvar diplerini doldurduk öyle ki ev sahibine oturacak yer kalmadı. Bu küçük odanın küçük penceresinden içeri giren ışık tam aydınlatmasa da yeterli idi. Yerde eski bir halı ve duvarda bir takvimden ve oturduğumuz minderlerden başka bir eşya yoktu bu odada, ahşap tavanı ile duvarları da aynı renkte beyaza boyalıydı. Ev sahiplerinin içlerini yansıtırcasına bembeyaz…

Ortaya bir yer sofrası kuruldu, ilk kez böyle hoş sohbetli bir yemek masasına iştirak ediyordum. Herkes oturduğu pozisyonu değiştirip sofraya yaklaşmıştı. Güler yüzlü yaşlı çiftimizin meraklı sorularına yanıt verirken öte yandan yemeğimizi yemeye devam ediyorduk. Yaşlı çiftin ne kadar sinirlerini bozacak üslupta cevaplar gelse de yüzlerindeki tebessüm hiç eksilmedi, bense bu yaşlı çiftin kurduğu sofradan, sohbetlerinden, gülümseyen güzel yüzlerinin duruşunda hiçbir bozulma istemezcesine, tüm hoşnutluğumla onların tebessümünün devamı için elimden geleni yapmaya çalıştım ama yaşlı amcam ve teyzemin böyle bir şeye ihtiyacı da yoktu. 

“Evet, gençler nerden gelir nereye gidersiniz?” “İstanbul’dan geliyoruz, bu dağın arkasına doğru, krater göllerin orada, kamp yapmayı planlıyoruz.” Dedikten sonra konuşmaya devam edememişti, amacımızı dilinden kaçırmaktan korkmuş, dilini ısırmış ve dudaklarını büzüp sessizliğe gömülmüştü. Pekâlâ bize bu bölgenin insanları hakkında hiç böyle bilgiler verilmemişti.  Sohbet tüm güzelliği ile devam etti.

Yaşlı çiftin üslubu, bize yaklaşımı, sonrasında merak ettiğim, İslam kültürünün, en güzel şekilde yaşatıldığı bu evde, ağırlanmak, misafir edilmek güzelliği ve hoşnutluğu içinde önümüze sunulan sofrada dolaptaki her şeyin tüm porsiyonlarıyla ortaya koyulduğu belliydi, yenip bitirilse sonraya bir şey kalmayacağını bildiğim bu evde, cömertliğin en üst seviyesiyle karşı karşıya olduğumu düşündüm. Biz olsak en küçük şeyi bile paylaşmak noktasında kavgalar ederdik. Kendi acizliğimizin farkındalığını böyle bir evde yaşayacağımı hiç tahmin etmezdim. Taşlardan örme duvarları, ağaç keresteden yapılma çatısı ve üzeri su almasın diye saclarla kaplanmış, yüz yaşını aşmış bu evde, yaşayan yaşlı çiftin sofrasında yemeğimizi yedik. Onlar bize evin tarihinden, köyün geçmişinden, atalarından kültürlerinden bahsediyorlardı…

Yabanıl bir hayat, çok farklı kimlikler ve kültürler beklerken karşılaştığımız bu durum yapacağımız araştırmanın şekli ve boyutunu daha başlamadan değiştirmişti. Kışın hiç bitmediği bu soğuk memlekette, dağın başındaki onbeş-yirmi hanelik bu köyde, insanların bu denli sıcak kanlı yaklaşımı karşısında tüm buzlarımız eridi, insanlığımızı hatırladık, öyle ki biz burada kampı kurmuş olsak ve yiyeceğimiz kalmasaydı, biz bu yaşlı çiftinde evini yağmalardık, oysa onlar kendileri ellerinde ne var ne yoksa önümüze sunmuş ve bu durumdan dolayı büyük hoşnutluk içindeydiler. Beynimde şimşekler çakıyor, kendi vahşiliğimizin derinlemesine analizini yapıyordum. 

Hoş sohbet ve izzeti ikramın ardından ne kadar gece kalmak için davet etseler de artık daha fazla rahatsızlık vermemek için, araç için yetkili arkadaşlar gelene kadar, köyün yukarı kısmında kamp kurmak üzere yaşlı çiftin yanından ayrıldık. Kapıdan adımımı atıp çıktıktan sonra sürekli olarak kulaklarımda o sözün yansımasını duydum.

Müslümanın yabancısı yok!

Not: Bu hikâyede tema gerçek bir olay üzerinden şekillenmiştir ancak olay örgüsü ve diğer tüm kavramlar kurgulanmış olup, hayal ürünüdür.

Hikayenin ikinci bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.