Başlıksız Bir Journal Du-var

Her günü kaleme alsam yeter mi sayfalar ömrü anlatmaya… 

Bazen dertler yazılır, bazen güzel anlılar kazılır kağıtlara…

Biz tabi bilmeyiz böyle şeyleri ne kağıdı dertleş dedik ne yoldaş bir ürün idi kalemdaş, düşüncelere paydaş.

Bazı yazılar kalem ele alınmayınca olmuyormuş, bazı güzellikler, bazı incelikler, sırlar klavyede anlatılmıyormuş.

Şimdi bir karar almak lazım bu defter bir roman girişimi ile mi başlasın yoksa kısa bir hikaye ile mi yoksa bir şiir ile mi, karar vermekte zor arkadaş hiç birinden bir eser çıkaramadım ki be ne bir Sezai, ne bir Bahattin, ne bir Sabahattin Ali …

O zaman biz güzellikleri anlatalım ama ahenkli olmasın, ağacımız meyve vermesin sonra taşlanmakta zor arkadaş herkesin harcı değil eee ben de öyle güçlü değilim hani…

Bir masa, dört sandalye ve üç insan ve muhabbet çok uzak ve yalın ama sandalye ah diken üstünde otursam olmazdı bu kadar rahat.

Gözüm bir yol haritası çizmiş kendi kendine derinlerde bir yerde kendini seyrediyor. Sanki dudaktan çıkan kelimeler benim ağzımdan akıyor ve sanki eller benim kontrolümde ve sandalyem ateş pahası buharlar içinde… sanki sandalyemi değişmişimde karşıma oturmuşum gibi öylece seyrediyorum kendimi bir şeyler anlatıyor ama ben paralel evrende gibi ben ben değil gibi ben bir başkasıda karşımdaki ben gibi seyrediyorum öylece anlam vermeye çalışıp düşünüyorum.

Ben bana neyi anlatabilirdim bu kadar güzel bir gariplik seziyorum ve tekrar baktım derinlerde bir yerlerde bir başka beden bir başka ruh keşfettim.

Bu ben değildim, hayır ben olamazdım ya bu ayna garipti ya da ben artık ben değildim.

Masaya döndüm tekrar konuya müdahil olmak istercesine nitekim masa benden birkaç kıta ötede, şöyle bir baktım ve bir iki söz birkaç kelam ile benim kendim olduğuma kanaat getirdim ve tekrar aynaya döndüm peki ya bu aynadaki kimdi?

Ah kitap olsam bu kadar hayretle, merakla, şehvetle kendimi okumak istemezdim ama karşımda gördüğüm yüzde bende merak uyandıran kim bilir ne sırlar, ne tılsımlar vardı. Eminim beni bana benden daha iyi anlatırdı. Dayanamadım gerçekten dayanamadım. 

Masayı terk etmek ister gibi kalkmaya çalışıyor ama yapamıyordum. Sanırım bir yarım saat kadar kesintisiz dalgınlık ile bakmışım ki kendime geldiğimde karşımda iki sinirli göz vardı. Önce ne olduğuna anlam veremedim tabi masaya döndüm ardından tekrar aynaya baktım.  O gözler bana mıh gibi bağlanmıştı ama ne yapabilirdim ki gözlerimi alı koyamıyordum. Ben istifimi bozmadım tabi yanağıma hafif bir gülümseme kondurdum ve kendimi seyre koyuldum.

Seyrü hayal seyrü hülyada
Gayri meşru sevmek dünyada
Neyimize bakmak bizim fulyaya
Bir çift göz değilse ayna

Seveni bin döverler
Döveni bin severler
Seven döveni dövse
Dünyayı dar ederler

Kendini seyretmek hazan imiş
Gülden bize kalan diken imiş
Papatya değil bize sevdiğini söyleyecek
Bir çift göz bize ayna değil imiş

Kendini seyrettin sanırsın
Bir söze kanar aldanırsın
Sana şöyle bir yönelse
Başka dünyalara dalarsın

Sevmenin adı yok aşktan başka
Aşkın tadı yok meşkten başka
Her kendini gördüğüm yüze aldanma
Bir çift göz değilse ayna

….

Hicap etme gönül yazmaktan, her söze aldanıp sıkılmaktan.

Birileri birilerini alaşağı etmek nispeti ile süzse ne olur, riyaya kapılıp gönül netsin sadasına kapılsa ne olur, vurur mu sinesine insanın ta onikiden, yaralar mı, açar mı derin kuyular. Yoksa yüceltir mi?

Bir deniz dalgası vururken kıyıya kıyıda olanın denizde olandan haberi olur mu? Bir düşünüp bin söyleyen durup düşüne durur mu? Soru sormaktan öteye gidemeyen insan derdine bir cevap bulur mu?

Kağıdı kalemi eline alan her insan şair mi oldu? Hayır! Peki ya kağıt ve kalem niye alındı ellere…

Üzerindeki tozu silip atmak istercesine kalkmak isterken yere, utanç içinde hissederek bakıyordu, etrafındakilerde ondan utanç duyarcasına seyrediyordu. Süzdü şöyle etrafını bir kaldırmak istercesine bakan yoktu, oda kalkmak istemezcesine ölmek istercesine başını iki kolunun arasına alıp yere koydu.

Kimse gelmemişti yardımına öylece seyredip bir süre sonra monoton gelen bu sıradan sahneyi seyretmekten sıkılıp tek tek dağıldılar. Kafasını kollarının arasından sıyırıp tek tek dağılışlarını izledikten sonra biraz sürünerek biraz emekleyerek kendini bir çocuk gibi yolun kenarına doğru çekti. Zorda olsa oturmuştu vücudundaki ağır yorgunluk yükünün dinmesini bekledi.

İnsanlar arasında hor görülüp aşağılanmaktan başka bir bağı olmayan bu sefil hafif hafif üzerindeki tozu silerek tekrar ayağa kalktı ve insanlar arasına karışarak sefil hayatına döndü.

Sefil olan o muydu yoksa insanlığını yitirmiş kendini insan zannedenler miydi sefil? Ah bu sorunun cevabı çok basit tabi ki de kendisiydi sefil.

Kırk yıl düşünsem aklıma gelmez derler ya hani, kırk değil ama epey zaman olmuş arkadaşlıklar içinde bile tanımamışlığın esaretini yaşayabiliyor insan.

Bazen bir sözüne sitem edeip arayı açanlar bazende arkadaşlık ile köleliği karıştırıp kendine köle arayanlar.

Şimdi neden sefil hikayesini anlattığım biraz daha anlaşılır olmuştur sanırım üzerinize çamuru, pisliği atıp sefil kampanyaları yürütürlerde sonrasında bilmezler sefilliklerinin göz ile seçilir hallere bürüneceğini ve sefil diye anılmaya başlanacaklarını.

Bir dost selası okunuyor yine haydi buyrun cenaze namazına ama etmeyin hakkınız helal.

Sözün tükendiği yerde sayfayı yarımda kalsa bırakıp kalkacağım.

“Seni anlatamam sende ben olmadıkça”

Hafif uykulu, biraz sitemli, kanepe başında, sahur gecesi

Sık sık bu gözde yalnız kalır olmak ister oldum.

Niceleri tanıdım, insandan, insanlıktan, insanlığımdan uzaklaşır oldum.

Aramayanlara değil arayanlara sitem eder oldum.

O yüzden bu aralar buralarda sabahlar oldum.

Giden gider, gelmez ki o günler…
Geri dönmez dünler…

Zaman uçsuz bucaksız sermaye
Tüketmesi kolay tutması zor
İki durak arası insan divane
Sarhoş olmak kolay ayık olmak zor

Altın mı elmas mı terazide
Zamandan arda kalan günler
Anılar mı vefalar mı elinde
Giden gider, geri dönmez ölüler

Altın kafesli dünya
Bir avuç yem, bir su damla
On altı demirli kafes, bir nefes
Açılınca kapılar, bekleme…
Giden gider, geri dönmez dünler
Giden gider, bekleme…
Geri gelmez…

….

Kalabalık olmayan bir kaldırım ve bir anne çocuğunu tokatlar, biraz ötede bir fırın önünde otuz kadar kişi ekmek beklemektedir, saat 19.45 biraz daha ileride pek fark edilmeyen zabıta bekçi bu kaldırımın pek farkı yok belki diğer kaldırımlardan ama karşı kaldırımdan yürüseniz Arnavut taşları ve palmiye ağaçlarını göreceksiniz biraz toz çamur ama biranda ortadan kaybolan insanlar zaten kafa dinlemek isteyenlerindir bu tercih sizindir.

Geceye rağmen sabahtan kalma arsız güneşin ateşi ile kavrulan hava ve insanların sarhoşluğu, her sarhoş kendi dünyasında bir mutluluğu veya bir acıyı veya hut yalnızlığı yudumlar ve biraz ötede kaldırım köşesinde sızmaya mahkûm edilmiş insanlar.

Gecesi başka olan şehirler nadirdir kimi gece kalabalık kimi gece sakindir kimi şehirlerde isteyene kalabalık isteyene sakindir, bu şehirlerden birinde neyi tercih edeceği insanın elindedir.

Kimi yıldızları kalabalık görür kimi ayı yalnız, ay yıldızların ışığıyla parlar ve gökyüzünde en parlak ve belirgin olan aydır şimdi şehrin sokakları mıdır yalnız.

….

Abdul Arif Kerim ÇALIŞKAN

Dünyayı kelimelerle ifade etmeye başladığımdan beridir harflerle hemhal biriyim. Mekatronik temelli eğitim hayatımın perspektifinden ağaçların, çiçeklerin, hayvanların mekanizmalarını çözmek üzere tefekkür etmekteyim.

Yorum yap

Beni takip et

Sosyal ağlar...